Thursday, December 14, 2006

Sigur Ros


Gök 7 katsa eğer, bunlar göğe kaçak kat çıkmış bir gruptur kanaatimce.

Göğün yedi buçuğuncu katında ikamet ederler ve bu katta yer alan gizli geçitten bizi geçirerek(burda "Being John Malkovich"e inceden dokunduruyorum) varoluş ile yokoluş arasında yer alan, maddi tüm kaygı ve algılardan arınmış farklı bir boyuta ruhu ışınlarlar. Müzikleri huzur, uyku, sakinlik, İskandinav fyordu dinginliği, koyun yoğurdu bezginliği, intihar öncesi arka fon müziği etkisi falan yaşatmaz. Müziklerine ille bir tat, doku ya da efekt eklenecekse ve bunun grubun İskandinav genleri ile alakası olması gerekiyorsa, yaptıkları müziğe dair en uygun pastoral tanım dev buzul dağlarından kopan parçaların denize düştüğü an olabilir bence. Algılarımızın dışındaki bir soğukta bile erimeyi başarıp, ıssızlığın sessizliğini coşkulu ve ürkütücü bir çatırtıyla bölen bir kütlenin, geldiği yere yani suya karıştığı an...

Sakin ritmleri aniden yaran ürpertici sertlikte gitar riffleri, vokalin uyku-öncesi-masal-anlatan-melek tonundan, hüzünle-ağlayan-kaybeden tonuna keskin geçişi ambale edici.Roskilde 2006'da bu ermiş kuzeylileri canlı izleme şansına erişerek yarattıkları atmosferi, sağımda solumda sessizce ağlayan İskandinavların gözyaşlarında gözlemleme imkanı buldum. Kusursuz müziklerine şahane yedirdikleri ışık efektleri ve çarpıcı görselleri ile beni benden, izleyen herkesi de dünyadan alan bir performans sergilediler. Konser sonunda 90 derecelik açı yapan tüylerimiz, gözlerimizde düşüp düşmemek konusunda kararsız gözyaşları, alkışlamaktan kızaran ellerimiz ve boyutlar arası transferin etkisiyle nerede olduğunu şaşıran bilinçsiz algımızla kalakaldık.

Sigur Ros = Ruhi ışınlama makinası (İzlandaca)

Ms John Soda

Gece yarısından sonraki zaman dilimleri... Kuzey enlemlerinde yaz günleri, hava zifirden nasibini alamıyor... Roskilde 2006'da ben, bizzat ve kendim geziyoruz. Çadır ortaklarımın ikisini Tool'a kaptırmışım. Mütevazi bir sahnede, kendi halinde bir seyirciye tıngırtadan, balık etli, gitar tutan elli bir hatuna denk geliyorum. Yanında da sabahki performansına şahit olduğum Alman abimiz... Yapışıp kalıyorum.

Ms. John Soda;

The Notwist ve Tied and Tickled Trio'dan Micha Acher'in (kendisi projeye doymak bilmeyen, deneysel bir müzik bilimadamı maşallah) ve Couch'tan Stephanie Böhn'ün gaz yapmayan limonlu füzyon sodası kıvamlı, ferahlatan grupları... Stephanie Böhn'ün çömez ilkokul öğretmeni imajlı mütevazi haline pek yakışan melankolik sesinin, çekingen ve utangaç gitar tutuşunun, her şarkı bitişinden sonra melül melül bakarak, utana sıkıla ettiği teşekkürlerin sempatikliğini, yine mütevazi, fakat oturaklı bir ağır abi duruşuyla dengeleyen Micha Acher, "dans mı etsem, yerimde mi salınsam, yoksa beyin kıvrımlarım arasında aerobik mi yapsam?" çıkmazlarına sürüklüyor şahsımı.

Sıkılmaktan sıkılmak...

İçim kurudu be! Kuruluk kaşıntı yaptı, rahatsızım...

Bu koşturmaca, bu "n'olcam ben?" halleri, bitmeyen bir hoşnutsuzluk, sıkıntının lüks olduğunun bilincinde olma haline rağmen mengene ile sıkıştırılan beyin salatası ziyafetleri...

Şimdi hazırdan yiyeceğim ve ruhumun orgazmik lezzet kombinasyonu olan müzik ve yazıyı harmanladığım geçmiş zaman gözlemlerimi ve nacizhane yorumlarımı buraya aktaracağım.

Maksat, "birşey yapmış olma" hissine yakın temasta bulunmak ve Kuzey enlemlerinde kulağıma yaptığım pas silme operasyonlarının takım raporlarını tutmak...

Monday, August 07, 2006

Bangir Bangir Meditasyon


Muzik ruhun gidasiysa eger, ben kendilerinin obezi olmak istiyorum mumkunse.

Dinlerken damarlardan kan yerine groove akıtan, kangru misali insani zip zip ziplatan, karamürsel sepeti tadındaki bu grubu yaklasik 1.5 yildir elime gecen her firsatta ve her ortamda denk getirip dinlemeye ve izlemeye calisiyorum.

Ilk izledigimde cahildim, bozkirin enerjimi yuttugu bir donemde, Ankara Saklikent'teydim. Ilk kesif, ilk saskinlik... Bu kadar eglendiren grup var miydi Turkiye'de?! Hayret!

Ikinci ve bilincli seyir ise Bodrum Mavi'de. Minimum, lakin optimum bir set-up ile ortalığı bangır bangır gümleten bir davulcu (Mert Onal), yer darlığından amfinin üzerinde oturup babacan ve ağır abi tavırlarla çalarken derin seslerin efendisi üslubu ile müziğe keyifle eşlik eden bir basci (Alp Ersonmez. BAL '92 mezunu. Bu yuzden ayri severim kendisini), klavyede parmak yalatan bir yetenek(Can Cankaya - ki o simdi asker, yerine Serhat Ersoz bakiyor), vokalde ise aşmış, gitarda kopmaya müsait, genç kızların sevgilisi hiperaktif bir şahsiyet(Bora Uzer)...

Bodrum'un yüksek libidolu, yapis yapis havasından insanı uzaklaştırıp, bünyeye serin ve derin bir nefes alma imkanı veren, lakin fiyatları ile nefes darlığına neden olan mekanı Mavi Bar'i her akşam ağzına kadar doldurup, sokaktaki trafik akışını bile zaman zaman engelleyen bir seyirci birikimine neden olan, hareketli parçalar sırasında bilimum kas ve ekleme giden sinir uçlarının kontrolünü ele geçiren, şarkıları orjinalinden daha güzel çalan, dinlemeye doymak istemediğim ama Mavi'nin fahiş fiyat politikası yüzünden hevesimi kursağıma yapıştırarak haklarında aza kanaat ettiğim, eğlenirken eğlendiren insanlar grubu oldu benim icin Kangroove. Bu tanimla, 2005 yazinin beynimdeki islak betonuna 45 numara ayak izi biraktilar.

Yaz 2006... Yine Bodrum. Bu civir mekana tekrar gitme tercihimizin en onemli sebeplerinden biri yine Kangroove. Ilk aksamdan Mavi Bar'i kolacan ediyoruz, lakin erkenciymisiz. Kangroove daha 3 hafta kadar tesrif etmeyecekmis. Olsun, biz kendilerini Mavi'de yakalama ihtimalini sevmistik zaten.

Ama yine takipteyiz ve mutlu son!
Tarih: 5 agustos 2006. Mekan: Cesme Kum Beach.
Cesme'nin issiz, bol kumlu, elektriksiz bir kumsali burasi. Siyah gokyuzu, floresan ay...

Mekana ilk biz gelmisiz, oylesine gazdayiz. Bir masada tavla atan uc kisi var, hepsi bu. Konser oncesi icin abzurd bir atmosfer... Ama konser iptal olur mu, mekan aile cay bahcesine doner mi korkulari bir saat kadar sonra kayboluyor. Ortam inceden doluyor, ama yine de tas catlasa 50 kisi var. Sahsen ben gece boyunca bu durumdan hic sikayetci olmadim. Bu sayede konserin samimiyet katsayisi artmis oldu. Durgun seyircinin yarattigi bosluklari Cengo ile ense izlemek zorunda kalmadan, en onde, ferah ferah doldurduk likit hareketlerimizle.

Cesme'deki performanslarindan sonra Kangroove icin yeni bir tanim yapiyorum: Tum kumlarimi ve kurtlarımı döktüren, izlemeye asla doyamadığım, aşure tadında, enfes icracilar topluluğu.

Neden aşure? Cünkü bu adamların hepsi kendi çaplarında, müzik camiasında tuttuklarını ayrı ayrı koparmaktalar. Lakin bi araya geldiklerinde başka bir tat, başka bir doku yaratmaktalar ki yılın en enerjik ve en kutsal 3 aylarinda, yani cayır cayır kavuran bir yazda, dans ile ter attırarak bünyenin hararetini alip ulvi bir is yapmaktalar. Bir kurufasulye, bir nohut, bir buğday, bir şeker pişmeden bir araya geldiklerinde imkansız kombinasyon gibi duruyor, ama tencerede kaynayınca kutsal bir yemek oluyor ya, Kangroove elemanlarının kutsal eğlence tarifi de bu karışımın notalı versiyonu işte.

Bora Uzer, interaktif bir şahsiyet. Bu sebepten grubun performansı seyircinin gazına ve kinetik enerji seviyesine göre değişiyor. Kum Beach'teki ortamda uyuz ve sayıca az bir seyirci topluluğuna karşı inatla ve avaz avaz caldi Kangroove. Bu endorfin ve adrenalin yuklu, anti-depresan etkili müziğe karşı uyuyabilen şahsiyetler de mevcuttu ortamda, lakin Bora Uzer kendilerine inceden ayar verip gözünün önünde enerji emici olarak duran bu şahısları yataklarına yollatarak, pirinçten taşı ayıkladı performansin ortalarina dogru. Uyuz uyuz kafa sallamaya değil gerçekten eğlenmeye gelmiş bir avuç seyirci kitlesinin bir ferdi ve Kangroove gazını 1 yıldır içinde biriktirmiş biri olarak sahnenin önünde oynatmadığım omurgam, kırmadığım gerdanım, çatlamamış ses telim, çalışmamış ter bezim kalmadı. Ozetle dagittim! Ustelik yari uykulu seyirciler icindeki en hiperaktif sahsiyetlerden biri olarak sanki sahsima ozel bir konser izliyormusum havasina bile girdim. Bir ara sarkilardan birinin gazına gelip avaz avaz bağırırken, şarkının güftesi sebebiyle farketmeden soyunmak istediğimi bile belirtmişim (bu teshirci sarki, Hot in Herre). O anda cirtlak sesimin baskinligini duymak cok urperticiydi dogrusu! Yani o kadar koparıyorlar insanı ipinden, insan farkina bile varmiyor!! Konser sonunda tum toksinlerimden ve beynimin icindeki kara deliklerden arinmis bir halde MUTLUYDUM ve HUZURLUYDUM. Tepinerek de meditasyon oluyormus demek ki...

Grubun tüm elemanlarına yürüttükleri başarılı sinir ve dert alma operasyonundan dolayı teşekkürü borç bilir, yakaladigim ilk konserlerinde yine en onde tepinecegimi ve bundan asla bikmayacagimi bildiririm.

NOT: Yazidaki Turkce karakter eksikligi ve duzensizlik su an kullanmakta oldugum klavyenin kabiliyetsizliginden kaynaklanmaktadir. Verdigim gecici rahatsizlik icin ozur diler, yazimdaki Turkce karakter eksikligini Bora Uzer'in sarki aralarinda yaptigi Ingilizce konusmalara bir igne olarak batiririm. Turkce klavyeye kavustugumda yaziyi onaracagim.

Sunday, August 06, 2006

Uyuşukluğu yenme çalışmaları 1: ROSKILDE


Bünyeleri iyice uyuşturan, insanı yüksek ateşte pembeleşinceye kadar kavuran sıcak havayı mı yoksa doğuştan baskın gelen tembel Egeli genimi mi suçlasam bilemiyorum. Sebebini bilmediğim bir şekilde, üniversiteye girdikten sonra faili meçhule kurban giden hırslanma yeteneğimin yokluğu da bünyemi yavaşlatmış olabilir. Ama istediğim ve kafaya koyduğumdan emin olduğum konuları bile erteliyor oluşum fena halde nefret ettiyor kendimden.

Bugün ertelemeyi erteleyerek, uzun zamandır kafamda olan şeyleri kelime formatında sanal aleme aktarmaya heves ettim. Fazlasıyla öznel olan Roskilde yazı dizime başlıyorum.





25 derecelik sıcaklığın “yaz” diye adlandırıldığı diyarlarda festivalin nasıl tanımlanacağından pek emin olamadığım için Roskilde bileti almakta bir süre tereddüt etmiştim. Zaten festivallik kafa dengi insan da henüz mevcut değildi. Ama hadisenin rakamsal büyüklüğünü (100.000’den-yazıyla yüz bin- fazla insan, 180 müzik grubu, 6 tane sahne, 162.000 metrekare festival alanı, 189.600 metrekare kapalı alan, 779.000 metrekare kamp alanı, yani toplamda 1.438.222 metrekarelik devasa ve mahşeri bir ortam) farkedip, basın tarafından son 10 yılın en iyi line-up’i olarak kabul edilen grup listesini görünce ve şans eseri gecikmeli olarak tanıştığım rakı muhabbeti kıvamında iki insanın(Ömer ve Serkan) kaybedilmemesi gereken insanlar listeme dahil olmasıyla, festivale yaz günü sıcaktan pişik olmuşken eve gelip dolapta keşfedilen koca bir tabak soğuk karpuz muamelesi yaparak, karpuzları ısıtmadan, biletimi festivalin başlama tarihinden bir buçuk ay kadar önce aldım ve odamın en sakin köşesinde duran bir defterin ilk sayfasının içine itinayla yerleştirdim. Maksat biletimin çekebileceği kem gözlere hedef şaşırtmak. Kim bakar ki defterin içine?! Danimarka’da harcamalarımı rölantiye alıp, Türkiye’dekinden çok daha masrafsız bir insana evrildiğim için Roskilde Festivali’nin bilet fiyatı, gayri safi şahsi hasılamda önemli bir gedik teşkil etmekteydi. Bu nedenle bilete “yangında ilk kurtarılacak” muamelesi yapmam şarttı.

Hatırlatma amacıyla belirteyim; Roskilde Festivali 36 yıldır Danimarka’nin Roskilde şehrinde düzenlenen, Kuzey Avrupa’nın en büyük müzik festivali. Az önceki rakamsal verilerden de anlaşılabileceği üzere hadise büyük ve fazlasıyla mühim bir organizasyon. Olayı daha anlaşılır kılmak için şöyle bir açıklama yapayım. Danimarka’nın nüfusu 5,450,661(Temmuz 2006 tahmini, https://www.cia.gov/cia/publications/factbook/geos/da.html). Danimarka’nın başkenti ve en kalabalık şehri Kopenhag’da 502,362 insan yaşıyor(http://www.sk.kk.dk/english/tal_faktaUK/befolkning.html). Benim yaşadığım Aarhus (Danimarka’nın ikinci büyük şehri) ise sadece 250.000 insandan ibaret. Yani Roskilde, yaklaşık 110,000'lik nüfusuyla kendi başına bir şehir teşkil ediyor, ama bu şehir kısa ömürlü; malesef son kullanma tarihi üretim tarihinden bir hafta ve bir gün sonra...

İşte Roskilde'nin mahşeri kalabalığından birkaç örnek:





Roskilde Festivali’nin organizatörleri olayı “8 günlük bir parti” olarak tanımlamışlar ki bir şey ancak bu kadar güzel özetlenebilir, takdir ediyorum. Benim bu tanıma ekleyebileceğim başka bir sıfat tamlaması da şu olabilir; “8 günlük bir histeri nöbeti”. Aşağıdaki fotoğraf nöbet geçiren bir şahsiyetin nasıl göründüğünü çok güzel özetliyor. Bunu, Roskilde Festival'inin resmi internet sitesinde yayınlanan 2005 yılındaki festivale ait fotoğaflar arasında buldum.

Bu delilik halinin semptomlarına az sonra değineceğim. Önce teknik bilgi ve ön bilgilendirme:

Bu senenin baba grupları (listeye önceki post’lardan birinde verdiğim internet andresinden bakılabilir) festival tarihleri olarak açıklanan 29 Haziran-2 Temmuz tarihleri arasında çıktılar. Ama kamp alanının kapıları 25 Haziran’da, yani kallavi konserler başlamadan 4 gün önce açıldı. Bendeniz ise ortama 27 Haziran günü teşrif ederek hem esas festival öncesi yaşanan rahat ve dertsiz zamanın, hem de festival günlerinin bol koşturmalı, panik atak halinde sahneden sahneye koşturmakla geçen sidik tozu aromalı günlerinin tadına bakma şerefine eriştim.

Hadisemiz, yani festivalin anlam ve önemi, müzik. Ama 8 gün müzik yoğunluğu açısından homojen bir yapı sergilemiyor. 25 Haziran’dan 29 Haziran’a kadar “junior band” denilen ve -ağırlığı Danimarka’dan olmak üzere- İskandinav, çıtır grupların çaldığı mini konserleri izleyebiliyoruz. “200” isminde Fareo Adaları’ndan politik ve punk bir gruba denk geliyoruz ilk olarak. Fareo Adaları, Danimarka’ya bağlı özerk bir yönetime sahip. Danimarka çaktırmasa da fazlasıyla emperyalist bir devlet aslında. En basitinden, Grönland da Danimarka’ya ait ve bu sayede Danimarka, Almanya’nın başına kondurulmuş bir kuş yuvasını andıran coğrafi imajından kurtulup, toprak bakımından Avrupa’nın en büyük ülkesi haline gelebiliyor kendi boyuna posuna bakmadan! Ama Grönland ne derece Avrupa’dır ve Avrupa’dadır, bilemiyorum. Kavram karmaşına girmeden, konuma döneyim. 200, Fareo Adaları’nın bağımsızlığını savunan, aktivist ve politik sanatçı arkadaşlardan oluşuyor. Her şarkıdan önce kallavi bir küfürü (bunu Danca söyleyince daha da berbat oluyor!) basıp, akabinde “bu şarkıyı ağzına s.çtığımın Danimarka dışişleri bakanı için yaptık!”, “sıradaki eserimiz bağırta bağırta becermek istediğimiz Danimarka hükümeti için!” gibi cümlerle parçaya giriş yapıyorlar. %99’u Danimarkalı olan izleyiciler de buna alkışla, pogoyla ve yüksek irtifa sıçrayışlarıyla katılıyorlar. Bu durum, Danimarkalılar'ın sürekli savundukları ve fazlasıyla benimsediklerine kendilerini inandırdıkları düşünce özgürlüğü kavramının evrimin en üst basamağındaki hali midir, yoksa festival boyunca damarlarda akan alkolün uyuşturucu etkisi midir bilemedim. Ama Roskilde boyunca alkolün azdırıcı etkisinin, uyuşturucu etkisinden daha baskın olduğunu gözlemlemiş biri olarak sanırım tercihimi az önceki cümledeki ilk seçenekten yana yapacağım.

200 dışında çıtır grup örneği olarak Vincent Van Go Go isimli coşturucu Dan bir grubu ve yaptıkları müziği “modern zamanların Kopenhaglı, şehirli, country-pop müziği” olarak tanımlayan, Marie Key Band’i izledik. Bunun dışında festival başlayana kadar geçirmemiz gereken iki gün, Roskilde şehir merkezindeki marketlerden zulalanarak, festival ortamını keşfederek, tuvalet sırasında bekleyerek, akşam sinemaya giderek (evet, ortam da bir de sinema mevcuttu) ve Danlar’la duman altı gece sohbetlerinde kaynaşarak geçti. Ama tabi yüz bine yakın insanı 4 gün boyunca oyalamak zor olduğu için adamlar festival için herşeyi düşünmüşler. Fazla enerjinin bünyeden atılması için spor aktiviteleri ve atölye çalışmaları organize edilmiş, ‘sesim berbat ama kime ne!’ diyenler için karaoke alanı oluşturulmuş, çekirdek çitlemeye müsait, mütevazi bir sinema çadırı hazırlanmış, kamp alanlarının ortalarında oluşturulan ve Agora denilen mekanların her birinde bazısı mesaj kaygılı olmak üzere birbirinden farklı atraksiyonlar (örnek: aids ve sex’e hayır –imalı bir duruş-, bilim, tarih, sessiz alan, balık tutma, kitap ve öykü, yüzme, enerji ve çevre, sanat, konuşma köşesi-bir nevi ‘Benim de Söyleceklerim Var’ aktivitesi-) düzenlenmişti. Sirk bile vardı be! Gerçi ben insanları daha çok, sınırlarını çadırlarının çizdiği küçük komünlerinde daimi bir piknik havasında gözlemledim. Kahvaltı ile bünyeye alınmaya başlayan alkolün kıvam artırıcı etkisi sayesinde, tüm gün boyunca muhabbet edip, mangal yapmayı tercih ediyordu birçoğu. Ama maalesef, Danlar’ın gün içinde dönüştükleri yüksek promil hale ayık kafayla katlanmak mümkün değil. Sırf bu yüzden, içesi olmasa bile içesi geliyor insanın. Danlar’ın sarhoş kimlikleri üstüne apayrı bir yazı yazabilirim bir ara.

Kamp ortamındaki keyif halinden "herşey dahil" bir görüntü üstte mevcut.

İlk birkaç gün marketten aldığımız yiyeceklerle karnımızı doyurduk. Ama sonrasında kamp ve festival alanı içindeki Halil İbrahim Sofrası seçenekli mekanlardan faydalandık. İçkiyi de yanımızda getirmiştik. Kamp ve festival alanına yiyecek, içki, su, mangal...vb. sokmak yasak değil. Kapıda kontrol bile yapılmıyor. Bizim de marketten aldığımız 4 şişe şarabımız ve bir kasa biramız vardı, ama biralar güneşin altında fokurdayan çadır içinde durunca çekiciliklerini yitirdiler. Uzun bir süre(4 gün!) tirbüşon bulamadığımız için, şaraplardan da yoksun kaldık. Elimizdekilerden faydalanamayınca, mecburen ara ara tüketim moduna geçip festival sponsoru olan Tuborg'un buz gibi biralarını höpürdettik, 500 ml'si 30 DKK'a(yaklaşık 6-7 YTL).

Evet, hadise 8 günlük bir histeri nöbeti dedim ya, dediğim şeyin altını doldurayım hemen. Roskilde’de çabucak alıştığımız iki mevzu oldu. Bir tanesi daimi ve kesif sidik kokusu, ki buna alışmada benim bilinçli yaptığım bir şey yok. Koku hücrelerinin tembelliği sayesinde yırttık %80’i kuru sidikten ibaret tozlu havanın aromatik kokusundan. Yani benim müdahele edemediğim, biyolojik bir hadise bu koku duymama. Alıştığımız ikinci mesele ise işeyen insan figürü ki bu zaten ilki ile bağlantılı. Aslında etrafta, özellikle erkek fizyolojisine uygun, bol miktarda tuvalet ve pisuar mevcuttu. Ama burada 100.000 insandan ve hatta %80’i her daim bira içen 100.000 insandan bahsediyoruz!! Yani mesane ferman dinlemiyor, tuvalet sırası çok acı! O yüzden koskoca Roskilde Festival alanı 2 gün içinde devasa bir açık hava tuvaletine dönüşüyor. Her türlü çalı arkası, hatta çalı olmasına gerek yok, ayağın bastığı her yer bir tuvalet olarak algılanıyor, böylece “ayak yolu” lafı manasına kavuşuyor.

Orta Çağ’da bu ecnebi evlatlarının atalarının neden vebadan kırıldığını anlıyorum ve ortalığa işeyen her insan figürü karşında “oha, yuh” gibi tepkiler veriyorum en başta. Ama ikinci günün sonunda herşey normalleşiveriyor. Pantolonunu sıyırıp yol kenarına çömeşen kızları bile umursamaz oluyoruz. En fazla erkek ve kadın işemesinin fizyolojisi üstüne 5 dakikalık bir muhabbet çeviriyoruz, minik Roskilde grubumuzun tek dişi bireyi olarak erkeklere “ben yol ortasına işeme ferahlığına henüz geçmedim ve geçmeyi de düşünmüyorum. Ama ben tuvalet sırası beklerken siz çiçekleri sulayabiliyorsunuz, şanslı mahluklarsınız” diyerek tartışmayı noktalıyor ve şikayetimi evrim teorisine haykırıyorum. Üçüncü gün artık işeyenleri bile görmez oluyoruz. Sadece çiş birikintilerine ve çamurlarına basmamaya çalışıyoruz hepsi bu...

Geçenlerde internette Rock ‘n Coke’taki tuvaletlerin kokusundan ve yetersizliğinden şikayet eden bir yazıya denk geldim. Ben henüz bir Türk festivali tadamadım (ki Roskilde, ömrü hayatımda gittiğim ilk festivaldi zaten), ama eminim ki bizdeki koşullar çok daha Ayşe Teyze'lik, çok daha sterildir, çünkü pasif İskandinavlar’ın (soğuktan ruhlarının donmuş olduğu kanaatindeyim) aksine durumdan şikayet edince agresifleşen, heyecanlı, yaşayan ve tepki veren bir halkız. Yani tuvalet ve bilimum altyapı konusunda tepki çekmemek için Türk organizatörler çok daha fazla dikkat ediyorlardır, eminim. Zaten fazla steril, hijyen meraklısı insan festivale gitmesin kardeşim. İlkelliğin, rahatlığın ve umursamazlığın güzelliğini de görmek lazım. Kirlenmek güzelmiş cidden!

Roskilde’yi fiziki olarak özetlediğim bu nacizhane yazımın devamı, festivalin anlam ve önemine uygun olarak, pek tabi ki müzik ve alt kümeleri (sahneler, gruplar,...vs.) üzerine olacak. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz konserin başlamasını sabırla bekleyen arkadaşları örnek alıp, beklemede kalınız. Sabır erdemdir.

Saturday, July 15, 2006

Seferiyim

Türkiye'ye döndüm, ama hala ve inadına seferiyim.

İki gün İzmir, iki gün Foça, iki gün Ankara ve şimdilik limiti bir haftaya giden İstanbul çıkartması. 36-42 kuzey paralelleri, 26-45 doğu meridyenlerindeki mobil faliyetlerimin 1 haftadan hallice bilançosu şimdilik böyle.

Öncelikle üre ve ürik asit bağlamında Roskilde anlatılacak. Akabinde tuhaf tesadüfler üstüne kafa yorulacak (kırk yıldır arkadaş bildiğin birisiyle 2. göbekten kuzen çıkmak mesela). Sonra Foça'da balık değil deniz tutturan sandal sefası, Ankara havası, vize işkencesi, gençlik nostaljisi ve pek tabi ki İstanbul (beni oraya bağlayan onca şeye rağmen bi türlü kavuşamadığım şehir) yazılacak.

Plandan, tasarıdan, boş zaman ve yaz teorilerinden geçilmiyor beynimin ortalığı. Eylem zamanı!

Monday, June 26, 2006

Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor...



Şu üstte görünen resimdeki Danca söz öbeği diyor ki;

Roskilde Festival biletleri tükendi!

29 Haziran - 2 Temmuz arasında kulak pasımı zımparayla kazıtmışçasına yok edecek bir ortamda olacağım. Çadır ve uyku tulumu kapıya yakın bir şekilde mevzilendi. Gidişime saatler var.

Bu yılki kulak pası silicilerinin tam listesi için lütfen bakınız;

http://www.roskilde-festival.dk/object.php?obj=539000c&code=1

Yani bu şu demek: Aradığınız kişiye şu an ve uzun bir süre ulaşılamıyor olabilir.

Temmuz'a 4 gün kala inadına yaşanan ıslak ve sağnak sonbaharda, deli DANaların ve 75.000 insan evladının arasına çamur banyosuna gidiyorum gecesiz diyarlarda. Roskilde çamuru cilde iyi geliyormuş!

Sunday, June 18, 2006

İlim, irfan...



Kimisi kendini güneşte evire çevire cazır cuzur kızartmaya başladı...

Kimisi hala masa başında oturup astral bedenini tropik adaya hindistan cevizi kabuğundan kokteyl içmeye gönderiyor...

Kimisi karpuzun çekirdeklerini yeyip yememe ikilemi içinde kaybolmuş durumda...

Kimisi de kırmızı çizgili pijamasıyla mükemmel bir uyum yakalamış ancak kimlik bunalımına girerek mangal yelleyici vazifesi görmeye başlamış cart kırmızı faraşı bir eliyle tutarken, diğer eliyle çay bardağına koyduğu susuz rakıyı kafaya dikmekle meşgul...

Bense inadına öğrenciyim, inadına finallerim var, inadına makale yazıyorum... Üstelik haziran ortasında hala depresyon hırkamı giyiyorum, hala karpuz yemedim ve hala beyaz peynir kıvamında tenim... Üç günlük güneşin getirdiği amele yanıklarım ve ben hala yazı bekliyoruz...

Ders...

Rölantideyim bir süre. Dönüşüm muhteşem olacak...

Azimle defekasyon mermerde perforasyon

Yazmak:

Çoğu kimsenin elini bileğine kadar bile sokmaya cesaret edemediği karanlık ve ürkütücü bilinçaltı balçığına, dipten kum çıkarmak için çırılçıplak komple dalabilmek...

Gözleri soğandan beter yakan anıları yarım ay şeklinde doğrayıp, kızgın metafor yağında pembeleşinceye kadar çevirmek ve içine tuz niyetine bir tutam gözyaşı eklemek...

Yapmadığında nefessiz kalıp boğulacağını hissetmek, yaptığında Kaz Dagları'nda üç hafta oksijen kürü yapmışçasına net, açık ve parlak bir zihne sahip olduğunu farketmek...

Ama en nihayetinde, ruh kabızlığından kurtulma hali yazmak... Yani bir nevi defekasyon.

Bazen, yazmazsam ruh kabızlığından tıkanıp kalacağımı hissediyorum.

Bir keresinde bir arkadaşıma, "Bu kadar şey yüklüyorum içime, ama o kadar birikti ki artık patlamaktan korkuyorum. Dışarı doğru patlarsam, sorun yok... Ama içeri-içime-derinlerime doğru patlarsam kötü olacak, gaz birikmesinden infilak eden çöplük gibi olacağım" demiştim. O da bana "Manyak mısın? İçine patlamak ne demek?! Hayatın içine boşal!!" demişti.

O günden beri yazmak, ruhi boşaltım sistemimin önemli bir parçasını teşkil etmekte. Daha doğrusu, ben bu gerçeği bu muhabbetin ertesinde farkettim. Yazmak, ruh kabızlığından kurtarıyor beni sanırım. İshal olmamaya dikkat ediyorum tabi ki bir yandan da...

Boşaltım sisteminin sıhhati ve ferahlığı için düzenli ve dengeli beslenmek (algı borusunu açık tutarak çeşitli yaratıcı besin kaynaklarından faydalanmak) ve bol posalı yaşamsal deneyimleri iyice sindirmek şart. Gaz atımları da, yani büyük çıkarımdan önce notlar almak, sağa sola birşeyler karalamak da faydalı olabiliyor. Ama tabi ki en mühimi düzenli bir defekasyon işlemi... Sistemi mükemmele eriştiren ve asıl noktayı koyan o!

Thursday, June 15, 2006

Bir teselli ver...


Gurbette olma hali insanı melankolik hislere sürükler bazen. Kuzey coğraflarının zaman ve ışık algısının şakülünü kaçırtan mavi-lacivert yaz gecelerinde saate inat erkenden aydınlanan -aslında hiç kararmayan- gökyüzüne bakıp, Samanyolu'nun altında kaybolduğum karpuz ve çiğdem kokan İzmir gecelerini hatırlıyorum mütemadiyen. Böyle anlarda tanıdık bir ses olsun yanımda istiyorum, ama fasıl, arabesk ve klasik Türk müziği namelerinden başka bir şey bulamıyorum çekiç-örs-üzengi kemiklerimi titreten. Bir teselli arıyorum kendi yaptığım tercihlerin belirsiz sonuçlarına bakarken...

Geçenlerde Orhan Gencebay'ın bir şarkısı aklıma geldi şakülümün böylesine kaçık olduğu bir anda. "Bir gün içki dolu vücudum musalla taşına konduğunda..." diye başlıyordu parça Orhan Baba'nın vakur ama gururlu konuşma sesiyle. Kendi mutsuzluğunun ve günahkarlığının farkında olma hali... Hata yapmadan normal olunamayacağının bilincinde olma hali... Yine de af dilemeye sonsuza kadar hakkı olduğunu bilme hali... Yani "insanlığını" hücrelerinde hissetme hali...

Bu düşüncelere gark olmuşken, yaklaşık bir sene kadar önce Nurdan Gürbilek'in Vitrinde Yaşamak adlı kitabında okuduğum bir makale sebebiyle (fazlasıyla) gaza gelip, Orhan Gencebay hakkında yazdığım bir yazıyı hatırladım. Ermişlik ve aşmışlık halinin en kallavi, en oturaklı, en mütevazi örneği olduğu için Orhan Baba'ya selamımı çakıyorum bu yazıyla...

----------------------------------------------------------------------------

"Yüce duyguların insanı, kaybolan değerlerin Don Kişot'u, mazinin en taş şövalyesi... Biricik hayat arkadaşının üstüne titreyen beyaz atlı bir prens, yani çocuğunun annesinin topuğuna kurşun sıktıran bir imajın anti-tezi... Taşralaşmamış bir mazinin şehirli ama halktan sesi...

Kaderci karakterine rağmen hayata kibarca isyan etmiştir hep Orhan Gencebay. Şarkılarının temelindeki isyan, toplum içindeki konumundan (sosyal sınıf, statütü,...vs) kopmak yerine, sahip olduğunun kıymetini bilip, bunların kalitesini yükseltmeye çalışan, kadirşinas ve gözü tok insanların değişme isteklerinin müzikal tercümesi olmuştur hep. Ancak bu değişim isteği, "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" kılıklı bir felsefeyi asla benimsememiş, aksine toplumdaki aksaklıkları öne çıkartıp, belli prensipler çerçevesinde sınırlanmış bir evrimi amaçlayan, 'onlar gibi olmak'tansa 'onlarla eşit olmayı' isteyen bir isyanın içinde büyüyüp serpilmiştir. Bu yüzden, fakir ama yine de mutlu olabilen insanların 'zenginler gibi olmak' değil, 'zenginlerle eşit olmak' isteklerinin denizfeneri olmuş, 1970'lerin sol umudunu hala yaşattığı isyankar ortamında parlamıştır Orhan Gencebay.

Halka benzemeyen, ama halk için varolan bir müzik aydınıdır o. Halkın içine dışardan karışan, eğitimli, görgülü ve "şehirli" olmasına rağmen halk adamı olmayı başarabilmiş ideal kurtarıcı tipi sayesinde, dönemin sol hareketinin ruhu ile eklemlenmiştir Orhan Baba'nın varlığı. 1980'lere gelindiğinde ise şövalye, imparatora yenik düşmüştür malesef. Ama yine de ne yolundan şaşmış ne de tarzından ödün vermiştir. 80'lere gelindiğinde değişen, toplumun kendisi olmuştur aslında. 1970'lerin alevli halkına 1980'lere gelindiğinde zenginlerle eşit olmak yetmemiş, zenginin kendisi olmak dart tahtasının göbekteki halkası haline gelmiştir çoktan. Bir zamanlar işten attılan fakir ama gururlu genç, onurunu kurtardıktan sonra eski patronunun karşısına çıkıp, 'yıkılmadım, ayaktayım' diyerek intikam almak yerine, zengin olup fabrikayı almayı tercih etmeye başlamıştır. Gücün para olduğu bir sistemde, onur ve gurur ancak enayilerin önem verdiği, kaybetmeye mahkum görülen bir ideolojinin hayaletleri haline gelince, Orhan Baba'ya da kılıcını kayaya saplayıp, halkın arasından çekilmek düşmüştür.

İmparator İbrahim Tatlıses ise halk adamı değil, aslında halkın ta kendisidir. Toplumun hayal aynasını, imparator elinde tutmaktadır artık. Fakir, eğitimsiz, umutsuz ama gururlu insan bu durumuna isyan edip, sistemi sarsmak yerine, sistemin açtığı çeşitli yollara saparak şansını denemeye karar vermiştir çoktan. Hatta sistem bu açıdan yetersiz kalırsa, 1980'lerin altı baskı dolgulu üstü özgürlük kaplı ortamında, sistem içinde ne patikalar oluşturulmuş, ne yollar yapılmış, ne otobanlar açılmıştır kim bilir... Çünkü artık isyan değil, işini bilme halidir yaşama şansı veren. Bu yüzden halk, saygı gösterilen Orhan Baba'sından vazgeçmiş, önünde boyun eğilen güce sahip bir imparatoru tercih etmiştir. Üstelik sıradan insanın, müzikte devrim yaratan, çalışkan bir Orhan Baba olma şansı belki çok azdır, ama bir İbrahim Tatlıses gibi güçlü ve zengin olma olasılığı biraz kafası çalışıyorsa, hükmetmekten anlıyorsa ve işini biliyorsa çok daha fazladır. Üstelik o kadar nota öğrenmekle, bağlama çalmakla, müzikte çığır açmakla kim uğraşır ki şimdi...

Bu yüzden Orhan Gencebay'ın biraz kalbi kırıktır tahminim... Bu yüzden kılıcını kayaya saplayıp uzaktaki şatosuna çekilmiştir şövalye. Ama hala saygılıdır, hala kibardır ve hala isyankardır. Bu değersizliğin ortasında bir değerler abidesine dönüşerek sürdürmektedir isyanını. Severiz kendisini, saygımız sonsuz..."

Monday, June 12, 2006

anti-misafir terliği hareketi


Misafir terliği eksikliğinden muzdaribim...

Sabitliğe, yerleşikliğe dair ne varsa alerjim ve garezim var.

Televizyonum, koltuğum, halım, dolabım ve sabit bir adresim yok senelerden beri. Sabit adres gerekirse annemlerinkini yazıyorum hala.

Televizyon izle(ye)mem. Bilgisayar ve sinema ekranından başka ekran yüzü görmedim uzun zamandır. Bir yatağım var, ama yatağım aynı zamanda hem koltuğum, hem masam, hem yastığım, hem de yorganım... Dolabım yok ama aynı işlevi gören valizlerim mevcut. Mutfağım minimalist; ufak bir buzdolabı, bir ocak, bir çift tabak, bardak ve birkaç çatal kaşıktan başka alet edevat yok. Aza kanaat ediyorum, beyaz eşyadan ve küçük ev aletlerinden kaçıyorum. Endüstriyel tasarımcıların ve pazarlamacıların nefret ettiği müşteri profilindeyim.

Sadece bir kedi istiyorum yerleşikliğe dair, ama doğası gereği mobiliteye karşı bir varlık olduğu için beni sevmez, kaçar gider diye korkuyorum.

En önemli yokluğum misafir terliği... Yanlış anlaşılmasın, geleni gideni çok severim, üşenmem, donatırım. Evime teşrif edenler için içimdeki tonton parmaklı, sürekli hamur yoğuran nineyi ortaya çıkarırım. Ama tek başınalığın tatsız ve sessiz yemekleri için uğraşamam asla. Bir saat harcayıp yaptığım, ama sonunda tuzluk, tabak ve masadaki bardağın dilsiz sohbetiyle yemek zorunda kaldığım ıssız bir yemeğin tadını, aynı yemeği dostlarla yediğimde aldığım tada nazaran keyifsiz ve lezzetsiz bulurum. Kendi kendineliğin sıkıcı ve sessiz iç monologlarını, çilingir sofralarında ve dost meclislerinde yok eder, rakının yanına meze yaparım. O yüzden gelenim gidenim çok olsun, ilerde bir evim olursa hep yeni pişmiş tarçınlı kek koksun isterim. Ama misafir terliğine katlanamam...

Ben misafirin samimi, rahat ve terlik istemeyenini severim. Hatta ayakkabısını bile çıkarmadan, "hadi yürü, çıkıyoruz" diyenini, beni peşine katıp sürükleyenini daha çok severim.

Misafire özel terlik vermektense kendi ayağımdaki terliği çıkarıp vermeyi daha samimi ve doğal bulmuşumdur her zaman, paylaşımcıyımdır. Evin hiç kullanılmayan bir objesini, eve gelen insanın ayağına sürmek kibarlık değil, ancak o kişinin bir "öteki", bir "yabancı", bir "ait olmayan" olduğunun altını kaba bir terlikle çizmektir bana göre... "Öteki" için bazı şeyleri sürekli hazır tutma haline ek olarak, ihtiyaç dışındaki başka sebeplerden dolayı "şey"lere sahip olma isteği de yerleşik hayata geçmiş olmanın en önemli kanıtıdır. Her akşam yemek yediğiniz tabağın üzerindeki çiçek deseni yıkanmaktan aşınmışken, o desendeki güle ait taç yaprakları çoktan deterjana kurban edilmişken, misafir için saklanan 42 parçalık porselen yemek takımının tazecik, dallı budaklı, bakire hali ve sağ terliğinizin burnu baş parmak kısmından beşinci kez patlamışken, misafire ait olduğu için giyemediğiniz bir çift gıcır gıcır terliğin dolaptaki şımarık varoluşu rahatsızlık vermelidir yerleşememiş, yerleşmek istemeyen, mobil ve rahatsız bünyelere...

Altı yıldır sabitlenemedim, misafir terliğim yok ve uzun bir süre daha da böyle gitsin istiyorum. Valizlerde ve sırt çantalarında hayatı taşımaktan yorulana kadar, popom koltuk yüzü özleyene kadar, marketten kedi kumu almak zorunda olana kadar, görmekten, öğrenmekten ve seyahat etmekten bıkana kadar da misafir terliği almayı reddediyorum.