Sunday, August 06, 2006

Uyuşukluğu yenme çalışmaları 1: ROSKILDE


Bünyeleri iyice uyuşturan, insanı yüksek ateşte pembeleşinceye kadar kavuran sıcak havayı mı yoksa doğuştan baskın gelen tembel Egeli genimi mi suçlasam bilemiyorum. Sebebini bilmediğim bir şekilde, üniversiteye girdikten sonra faili meçhule kurban giden hırslanma yeteneğimin yokluğu da bünyemi yavaşlatmış olabilir. Ama istediğim ve kafaya koyduğumdan emin olduğum konuları bile erteliyor oluşum fena halde nefret ettiyor kendimden.

Bugün ertelemeyi erteleyerek, uzun zamandır kafamda olan şeyleri kelime formatında sanal aleme aktarmaya heves ettim. Fazlasıyla öznel olan Roskilde yazı dizime başlıyorum.





25 derecelik sıcaklığın “yaz” diye adlandırıldığı diyarlarda festivalin nasıl tanımlanacağından pek emin olamadığım için Roskilde bileti almakta bir süre tereddüt etmiştim. Zaten festivallik kafa dengi insan da henüz mevcut değildi. Ama hadisenin rakamsal büyüklüğünü (100.000’den-yazıyla yüz bin- fazla insan, 180 müzik grubu, 6 tane sahne, 162.000 metrekare festival alanı, 189.600 metrekare kapalı alan, 779.000 metrekare kamp alanı, yani toplamda 1.438.222 metrekarelik devasa ve mahşeri bir ortam) farkedip, basın tarafından son 10 yılın en iyi line-up’i olarak kabul edilen grup listesini görünce ve şans eseri gecikmeli olarak tanıştığım rakı muhabbeti kıvamında iki insanın(Ömer ve Serkan) kaybedilmemesi gereken insanlar listeme dahil olmasıyla, festivale yaz günü sıcaktan pişik olmuşken eve gelip dolapta keşfedilen koca bir tabak soğuk karpuz muamelesi yaparak, karpuzları ısıtmadan, biletimi festivalin başlama tarihinden bir buçuk ay kadar önce aldım ve odamın en sakin köşesinde duran bir defterin ilk sayfasının içine itinayla yerleştirdim. Maksat biletimin çekebileceği kem gözlere hedef şaşırtmak. Kim bakar ki defterin içine?! Danimarka’da harcamalarımı rölantiye alıp, Türkiye’dekinden çok daha masrafsız bir insana evrildiğim için Roskilde Festivali’nin bilet fiyatı, gayri safi şahsi hasılamda önemli bir gedik teşkil etmekteydi. Bu nedenle bilete “yangında ilk kurtarılacak” muamelesi yapmam şarttı.

Hatırlatma amacıyla belirteyim; Roskilde Festivali 36 yıldır Danimarka’nin Roskilde şehrinde düzenlenen, Kuzey Avrupa’nın en büyük müzik festivali. Az önceki rakamsal verilerden de anlaşılabileceği üzere hadise büyük ve fazlasıyla mühim bir organizasyon. Olayı daha anlaşılır kılmak için şöyle bir açıklama yapayım. Danimarka’nın nüfusu 5,450,661(Temmuz 2006 tahmini, https://www.cia.gov/cia/publications/factbook/geos/da.html). Danimarka’nın başkenti ve en kalabalık şehri Kopenhag’da 502,362 insan yaşıyor(http://www.sk.kk.dk/english/tal_faktaUK/befolkning.html). Benim yaşadığım Aarhus (Danimarka’nın ikinci büyük şehri) ise sadece 250.000 insandan ibaret. Yani Roskilde, yaklaşık 110,000'lik nüfusuyla kendi başına bir şehir teşkil ediyor, ama bu şehir kısa ömürlü; malesef son kullanma tarihi üretim tarihinden bir hafta ve bir gün sonra...

İşte Roskilde'nin mahşeri kalabalığından birkaç örnek:





Roskilde Festivali’nin organizatörleri olayı “8 günlük bir parti” olarak tanımlamışlar ki bir şey ancak bu kadar güzel özetlenebilir, takdir ediyorum. Benim bu tanıma ekleyebileceğim başka bir sıfat tamlaması da şu olabilir; “8 günlük bir histeri nöbeti”. Aşağıdaki fotoğraf nöbet geçiren bir şahsiyetin nasıl göründüğünü çok güzel özetliyor. Bunu, Roskilde Festival'inin resmi internet sitesinde yayınlanan 2005 yılındaki festivale ait fotoğaflar arasında buldum.

Bu delilik halinin semptomlarına az sonra değineceğim. Önce teknik bilgi ve ön bilgilendirme:

Bu senenin baba grupları (listeye önceki post’lardan birinde verdiğim internet andresinden bakılabilir) festival tarihleri olarak açıklanan 29 Haziran-2 Temmuz tarihleri arasında çıktılar. Ama kamp alanının kapıları 25 Haziran’da, yani kallavi konserler başlamadan 4 gün önce açıldı. Bendeniz ise ortama 27 Haziran günü teşrif ederek hem esas festival öncesi yaşanan rahat ve dertsiz zamanın, hem de festival günlerinin bol koşturmalı, panik atak halinde sahneden sahneye koşturmakla geçen sidik tozu aromalı günlerinin tadına bakma şerefine eriştim.

Hadisemiz, yani festivalin anlam ve önemi, müzik. Ama 8 gün müzik yoğunluğu açısından homojen bir yapı sergilemiyor. 25 Haziran’dan 29 Haziran’a kadar “junior band” denilen ve -ağırlığı Danimarka’dan olmak üzere- İskandinav, çıtır grupların çaldığı mini konserleri izleyebiliyoruz. “200” isminde Fareo Adaları’ndan politik ve punk bir gruba denk geliyoruz ilk olarak. Fareo Adaları, Danimarka’ya bağlı özerk bir yönetime sahip. Danimarka çaktırmasa da fazlasıyla emperyalist bir devlet aslında. En basitinden, Grönland da Danimarka’ya ait ve bu sayede Danimarka, Almanya’nın başına kondurulmuş bir kuş yuvasını andıran coğrafi imajından kurtulup, toprak bakımından Avrupa’nın en büyük ülkesi haline gelebiliyor kendi boyuna posuna bakmadan! Ama Grönland ne derece Avrupa’dır ve Avrupa’dadır, bilemiyorum. Kavram karmaşına girmeden, konuma döneyim. 200, Fareo Adaları’nın bağımsızlığını savunan, aktivist ve politik sanatçı arkadaşlardan oluşuyor. Her şarkıdan önce kallavi bir küfürü (bunu Danca söyleyince daha da berbat oluyor!) basıp, akabinde “bu şarkıyı ağzına s.çtığımın Danimarka dışişleri bakanı için yaptık!”, “sıradaki eserimiz bağırta bağırta becermek istediğimiz Danimarka hükümeti için!” gibi cümlerle parçaya giriş yapıyorlar. %99’u Danimarkalı olan izleyiciler de buna alkışla, pogoyla ve yüksek irtifa sıçrayışlarıyla katılıyorlar. Bu durum, Danimarkalılar'ın sürekli savundukları ve fazlasıyla benimsediklerine kendilerini inandırdıkları düşünce özgürlüğü kavramının evrimin en üst basamağındaki hali midir, yoksa festival boyunca damarlarda akan alkolün uyuşturucu etkisi midir bilemedim. Ama Roskilde boyunca alkolün azdırıcı etkisinin, uyuşturucu etkisinden daha baskın olduğunu gözlemlemiş biri olarak sanırım tercihimi az önceki cümledeki ilk seçenekten yana yapacağım.

200 dışında çıtır grup örneği olarak Vincent Van Go Go isimli coşturucu Dan bir grubu ve yaptıkları müziği “modern zamanların Kopenhaglı, şehirli, country-pop müziği” olarak tanımlayan, Marie Key Band’i izledik. Bunun dışında festival başlayana kadar geçirmemiz gereken iki gün, Roskilde şehir merkezindeki marketlerden zulalanarak, festival ortamını keşfederek, tuvalet sırasında bekleyerek, akşam sinemaya giderek (evet, ortam da bir de sinema mevcuttu) ve Danlar’la duman altı gece sohbetlerinde kaynaşarak geçti. Ama tabi yüz bine yakın insanı 4 gün boyunca oyalamak zor olduğu için adamlar festival için herşeyi düşünmüşler. Fazla enerjinin bünyeden atılması için spor aktiviteleri ve atölye çalışmaları organize edilmiş, ‘sesim berbat ama kime ne!’ diyenler için karaoke alanı oluşturulmuş, çekirdek çitlemeye müsait, mütevazi bir sinema çadırı hazırlanmış, kamp alanlarının ortalarında oluşturulan ve Agora denilen mekanların her birinde bazısı mesaj kaygılı olmak üzere birbirinden farklı atraksiyonlar (örnek: aids ve sex’e hayır –imalı bir duruş-, bilim, tarih, sessiz alan, balık tutma, kitap ve öykü, yüzme, enerji ve çevre, sanat, konuşma köşesi-bir nevi ‘Benim de Söyleceklerim Var’ aktivitesi-) düzenlenmişti. Sirk bile vardı be! Gerçi ben insanları daha çok, sınırlarını çadırlarının çizdiği küçük komünlerinde daimi bir piknik havasında gözlemledim. Kahvaltı ile bünyeye alınmaya başlayan alkolün kıvam artırıcı etkisi sayesinde, tüm gün boyunca muhabbet edip, mangal yapmayı tercih ediyordu birçoğu. Ama maalesef, Danlar’ın gün içinde dönüştükleri yüksek promil hale ayık kafayla katlanmak mümkün değil. Sırf bu yüzden, içesi olmasa bile içesi geliyor insanın. Danlar’ın sarhoş kimlikleri üstüne apayrı bir yazı yazabilirim bir ara.

Kamp ortamındaki keyif halinden "herşey dahil" bir görüntü üstte mevcut.

İlk birkaç gün marketten aldığımız yiyeceklerle karnımızı doyurduk. Ama sonrasında kamp ve festival alanı içindeki Halil İbrahim Sofrası seçenekli mekanlardan faydalandık. İçkiyi de yanımızda getirmiştik. Kamp ve festival alanına yiyecek, içki, su, mangal...vb. sokmak yasak değil. Kapıda kontrol bile yapılmıyor. Bizim de marketten aldığımız 4 şişe şarabımız ve bir kasa biramız vardı, ama biralar güneşin altında fokurdayan çadır içinde durunca çekiciliklerini yitirdiler. Uzun bir süre(4 gün!) tirbüşon bulamadığımız için, şaraplardan da yoksun kaldık. Elimizdekilerden faydalanamayınca, mecburen ara ara tüketim moduna geçip festival sponsoru olan Tuborg'un buz gibi biralarını höpürdettik, 500 ml'si 30 DKK'a(yaklaşık 6-7 YTL).

Evet, hadise 8 günlük bir histeri nöbeti dedim ya, dediğim şeyin altını doldurayım hemen. Roskilde’de çabucak alıştığımız iki mevzu oldu. Bir tanesi daimi ve kesif sidik kokusu, ki buna alışmada benim bilinçli yaptığım bir şey yok. Koku hücrelerinin tembelliği sayesinde yırttık %80’i kuru sidikten ibaret tozlu havanın aromatik kokusundan. Yani benim müdahele edemediğim, biyolojik bir hadise bu koku duymama. Alıştığımız ikinci mesele ise işeyen insan figürü ki bu zaten ilki ile bağlantılı. Aslında etrafta, özellikle erkek fizyolojisine uygun, bol miktarda tuvalet ve pisuar mevcuttu. Ama burada 100.000 insandan ve hatta %80’i her daim bira içen 100.000 insandan bahsediyoruz!! Yani mesane ferman dinlemiyor, tuvalet sırası çok acı! O yüzden koskoca Roskilde Festival alanı 2 gün içinde devasa bir açık hava tuvaletine dönüşüyor. Her türlü çalı arkası, hatta çalı olmasına gerek yok, ayağın bastığı her yer bir tuvalet olarak algılanıyor, böylece “ayak yolu” lafı manasına kavuşuyor.

Orta Çağ’da bu ecnebi evlatlarının atalarının neden vebadan kırıldığını anlıyorum ve ortalığa işeyen her insan figürü karşında “oha, yuh” gibi tepkiler veriyorum en başta. Ama ikinci günün sonunda herşey normalleşiveriyor. Pantolonunu sıyırıp yol kenarına çömeşen kızları bile umursamaz oluyoruz. En fazla erkek ve kadın işemesinin fizyolojisi üstüne 5 dakikalık bir muhabbet çeviriyoruz, minik Roskilde grubumuzun tek dişi bireyi olarak erkeklere “ben yol ortasına işeme ferahlığına henüz geçmedim ve geçmeyi de düşünmüyorum. Ama ben tuvalet sırası beklerken siz çiçekleri sulayabiliyorsunuz, şanslı mahluklarsınız” diyerek tartışmayı noktalıyor ve şikayetimi evrim teorisine haykırıyorum. Üçüncü gün artık işeyenleri bile görmez oluyoruz. Sadece çiş birikintilerine ve çamurlarına basmamaya çalışıyoruz hepsi bu...

Geçenlerde internette Rock ‘n Coke’taki tuvaletlerin kokusundan ve yetersizliğinden şikayet eden bir yazıya denk geldim. Ben henüz bir Türk festivali tadamadım (ki Roskilde, ömrü hayatımda gittiğim ilk festivaldi zaten), ama eminim ki bizdeki koşullar çok daha Ayşe Teyze'lik, çok daha sterildir, çünkü pasif İskandinavlar’ın (soğuktan ruhlarının donmuş olduğu kanaatindeyim) aksine durumdan şikayet edince agresifleşen, heyecanlı, yaşayan ve tepki veren bir halkız. Yani tuvalet ve bilimum altyapı konusunda tepki çekmemek için Türk organizatörler çok daha fazla dikkat ediyorlardır, eminim. Zaten fazla steril, hijyen meraklısı insan festivale gitmesin kardeşim. İlkelliğin, rahatlığın ve umursamazlığın güzelliğini de görmek lazım. Kirlenmek güzelmiş cidden!

Roskilde’yi fiziki olarak özetlediğim bu nacizhane yazımın devamı, festivalin anlam ve önemine uygun olarak, pek tabi ki müzik ve alt kümeleri (sahneler, gruplar,...vs.) üzerine olacak. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz konserin başlamasını sabırla bekleyen arkadaşları örnek alıp, beklemede kalınız. Sabır erdemdir.

No comments: