Monday, June 26, 2006

Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor...



Şu üstte görünen resimdeki Danca söz öbeği diyor ki;

Roskilde Festival biletleri tükendi!

29 Haziran - 2 Temmuz arasında kulak pasımı zımparayla kazıtmışçasına yok edecek bir ortamda olacağım. Çadır ve uyku tulumu kapıya yakın bir şekilde mevzilendi. Gidişime saatler var.

Bu yılki kulak pası silicilerinin tam listesi için lütfen bakınız;

http://www.roskilde-festival.dk/object.php?obj=539000c&code=1

Yani bu şu demek: Aradığınız kişiye şu an ve uzun bir süre ulaşılamıyor olabilir.

Temmuz'a 4 gün kala inadına yaşanan ıslak ve sağnak sonbaharda, deli DANaların ve 75.000 insan evladının arasına çamur banyosuna gidiyorum gecesiz diyarlarda. Roskilde çamuru cilde iyi geliyormuş!

Sunday, June 18, 2006

İlim, irfan...



Kimisi kendini güneşte evire çevire cazır cuzur kızartmaya başladı...

Kimisi hala masa başında oturup astral bedenini tropik adaya hindistan cevizi kabuğundan kokteyl içmeye gönderiyor...

Kimisi karpuzun çekirdeklerini yeyip yememe ikilemi içinde kaybolmuş durumda...

Kimisi de kırmızı çizgili pijamasıyla mükemmel bir uyum yakalamış ancak kimlik bunalımına girerek mangal yelleyici vazifesi görmeye başlamış cart kırmızı faraşı bir eliyle tutarken, diğer eliyle çay bardağına koyduğu susuz rakıyı kafaya dikmekle meşgul...

Bense inadına öğrenciyim, inadına finallerim var, inadına makale yazıyorum... Üstelik haziran ortasında hala depresyon hırkamı giyiyorum, hala karpuz yemedim ve hala beyaz peynir kıvamında tenim... Üç günlük güneşin getirdiği amele yanıklarım ve ben hala yazı bekliyoruz...

Ders...

Rölantideyim bir süre. Dönüşüm muhteşem olacak...

Azimle defekasyon mermerde perforasyon

Yazmak:

Çoğu kimsenin elini bileğine kadar bile sokmaya cesaret edemediği karanlık ve ürkütücü bilinçaltı balçığına, dipten kum çıkarmak için çırılçıplak komple dalabilmek...

Gözleri soğandan beter yakan anıları yarım ay şeklinde doğrayıp, kızgın metafor yağında pembeleşinceye kadar çevirmek ve içine tuz niyetine bir tutam gözyaşı eklemek...

Yapmadığında nefessiz kalıp boğulacağını hissetmek, yaptığında Kaz Dagları'nda üç hafta oksijen kürü yapmışçasına net, açık ve parlak bir zihne sahip olduğunu farketmek...

Ama en nihayetinde, ruh kabızlığından kurtulma hali yazmak... Yani bir nevi defekasyon.

Bazen, yazmazsam ruh kabızlığından tıkanıp kalacağımı hissediyorum.

Bir keresinde bir arkadaşıma, "Bu kadar şey yüklüyorum içime, ama o kadar birikti ki artık patlamaktan korkuyorum. Dışarı doğru patlarsam, sorun yok... Ama içeri-içime-derinlerime doğru patlarsam kötü olacak, gaz birikmesinden infilak eden çöplük gibi olacağım" demiştim. O da bana "Manyak mısın? İçine patlamak ne demek?! Hayatın içine boşal!!" demişti.

O günden beri yazmak, ruhi boşaltım sistemimin önemli bir parçasını teşkil etmekte. Daha doğrusu, ben bu gerçeği bu muhabbetin ertesinde farkettim. Yazmak, ruh kabızlığından kurtarıyor beni sanırım. İshal olmamaya dikkat ediyorum tabi ki bir yandan da...

Boşaltım sisteminin sıhhati ve ferahlığı için düzenli ve dengeli beslenmek (algı borusunu açık tutarak çeşitli yaratıcı besin kaynaklarından faydalanmak) ve bol posalı yaşamsal deneyimleri iyice sindirmek şart. Gaz atımları da, yani büyük çıkarımdan önce notlar almak, sağa sola birşeyler karalamak da faydalı olabiliyor. Ama tabi ki en mühimi düzenli bir defekasyon işlemi... Sistemi mükemmele eriştiren ve asıl noktayı koyan o!

Thursday, June 15, 2006

Bir teselli ver...


Gurbette olma hali insanı melankolik hislere sürükler bazen. Kuzey coğraflarının zaman ve ışık algısının şakülünü kaçırtan mavi-lacivert yaz gecelerinde saate inat erkenden aydınlanan -aslında hiç kararmayan- gökyüzüne bakıp, Samanyolu'nun altında kaybolduğum karpuz ve çiğdem kokan İzmir gecelerini hatırlıyorum mütemadiyen. Böyle anlarda tanıdık bir ses olsun yanımda istiyorum, ama fasıl, arabesk ve klasik Türk müziği namelerinden başka bir şey bulamıyorum çekiç-örs-üzengi kemiklerimi titreten. Bir teselli arıyorum kendi yaptığım tercihlerin belirsiz sonuçlarına bakarken...

Geçenlerde Orhan Gencebay'ın bir şarkısı aklıma geldi şakülümün böylesine kaçık olduğu bir anda. "Bir gün içki dolu vücudum musalla taşına konduğunda..." diye başlıyordu parça Orhan Baba'nın vakur ama gururlu konuşma sesiyle. Kendi mutsuzluğunun ve günahkarlığının farkında olma hali... Hata yapmadan normal olunamayacağının bilincinde olma hali... Yine de af dilemeye sonsuza kadar hakkı olduğunu bilme hali... Yani "insanlığını" hücrelerinde hissetme hali...

Bu düşüncelere gark olmuşken, yaklaşık bir sene kadar önce Nurdan Gürbilek'in Vitrinde Yaşamak adlı kitabında okuduğum bir makale sebebiyle (fazlasıyla) gaza gelip, Orhan Gencebay hakkında yazdığım bir yazıyı hatırladım. Ermişlik ve aşmışlık halinin en kallavi, en oturaklı, en mütevazi örneği olduğu için Orhan Baba'ya selamımı çakıyorum bu yazıyla...

----------------------------------------------------------------------------

"Yüce duyguların insanı, kaybolan değerlerin Don Kişot'u, mazinin en taş şövalyesi... Biricik hayat arkadaşının üstüne titreyen beyaz atlı bir prens, yani çocuğunun annesinin topuğuna kurşun sıktıran bir imajın anti-tezi... Taşralaşmamış bir mazinin şehirli ama halktan sesi...

Kaderci karakterine rağmen hayata kibarca isyan etmiştir hep Orhan Gencebay. Şarkılarının temelindeki isyan, toplum içindeki konumundan (sosyal sınıf, statütü,...vs) kopmak yerine, sahip olduğunun kıymetini bilip, bunların kalitesini yükseltmeye çalışan, kadirşinas ve gözü tok insanların değişme isteklerinin müzikal tercümesi olmuştur hep. Ancak bu değişim isteği, "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" kılıklı bir felsefeyi asla benimsememiş, aksine toplumdaki aksaklıkları öne çıkartıp, belli prensipler çerçevesinde sınırlanmış bir evrimi amaçlayan, 'onlar gibi olmak'tansa 'onlarla eşit olmayı' isteyen bir isyanın içinde büyüyüp serpilmiştir. Bu yüzden, fakir ama yine de mutlu olabilen insanların 'zenginler gibi olmak' değil, 'zenginlerle eşit olmak' isteklerinin denizfeneri olmuş, 1970'lerin sol umudunu hala yaşattığı isyankar ortamında parlamıştır Orhan Gencebay.

Halka benzemeyen, ama halk için varolan bir müzik aydınıdır o. Halkın içine dışardan karışan, eğitimli, görgülü ve "şehirli" olmasına rağmen halk adamı olmayı başarabilmiş ideal kurtarıcı tipi sayesinde, dönemin sol hareketinin ruhu ile eklemlenmiştir Orhan Baba'nın varlığı. 1980'lere gelindiğinde ise şövalye, imparatora yenik düşmüştür malesef. Ama yine de ne yolundan şaşmış ne de tarzından ödün vermiştir. 80'lere gelindiğinde değişen, toplumun kendisi olmuştur aslında. 1970'lerin alevli halkına 1980'lere gelindiğinde zenginlerle eşit olmak yetmemiş, zenginin kendisi olmak dart tahtasının göbekteki halkası haline gelmiştir çoktan. Bir zamanlar işten attılan fakir ama gururlu genç, onurunu kurtardıktan sonra eski patronunun karşısına çıkıp, 'yıkılmadım, ayaktayım' diyerek intikam almak yerine, zengin olup fabrikayı almayı tercih etmeye başlamıştır. Gücün para olduğu bir sistemde, onur ve gurur ancak enayilerin önem verdiği, kaybetmeye mahkum görülen bir ideolojinin hayaletleri haline gelince, Orhan Baba'ya da kılıcını kayaya saplayıp, halkın arasından çekilmek düşmüştür.

İmparator İbrahim Tatlıses ise halk adamı değil, aslında halkın ta kendisidir. Toplumun hayal aynasını, imparator elinde tutmaktadır artık. Fakir, eğitimsiz, umutsuz ama gururlu insan bu durumuna isyan edip, sistemi sarsmak yerine, sistemin açtığı çeşitli yollara saparak şansını denemeye karar vermiştir çoktan. Hatta sistem bu açıdan yetersiz kalırsa, 1980'lerin altı baskı dolgulu üstü özgürlük kaplı ortamında, sistem içinde ne patikalar oluşturulmuş, ne yollar yapılmış, ne otobanlar açılmıştır kim bilir... Çünkü artık isyan değil, işini bilme halidir yaşama şansı veren. Bu yüzden halk, saygı gösterilen Orhan Baba'sından vazgeçmiş, önünde boyun eğilen güce sahip bir imparatoru tercih etmiştir. Üstelik sıradan insanın, müzikte devrim yaratan, çalışkan bir Orhan Baba olma şansı belki çok azdır, ama bir İbrahim Tatlıses gibi güçlü ve zengin olma olasılığı biraz kafası çalışıyorsa, hükmetmekten anlıyorsa ve işini biliyorsa çok daha fazladır. Üstelik o kadar nota öğrenmekle, bağlama çalmakla, müzikte çığır açmakla kim uğraşır ki şimdi...

Bu yüzden Orhan Gencebay'ın biraz kalbi kırıktır tahminim... Bu yüzden kılıcını kayaya saplayıp uzaktaki şatosuna çekilmiştir şövalye. Ama hala saygılıdır, hala kibardır ve hala isyankardır. Bu değersizliğin ortasında bir değerler abidesine dönüşerek sürdürmektedir isyanını. Severiz kendisini, saygımız sonsuz..."

Monday, June 12, 2006

anti-misafir terliği hareketi


Misafir terliği eksikliğinden muzdaribim...

Sabitliğe, yerleşikliğe dair ne varsa alerjim ve garezim var.

Televizyonum, koltuğum, halım, dolabım ve sabit bir adresim yok senelerden beri. Sabit adres gerekirse annemlerinkini yazıyorum hala.

Televizyon izle(ye)mem. Bilgisayar ve sinema ekranından başka ekran yüzü görmedim uzun zamandır. Bir yatağım var, ama yatağım aynı zamanda hem koltuğum, hem masam, hem yastığım, hem de yorganım... Dolabım yok ama aynı işlevi gören valizlerim mevcut. Mutfağım minimalist; ufak bir buzdolabı, bir ocak, bir çift tabak, bardak ve birkaç çatal kaşıktan başka alet edevat yok. Aza kanaat ediyorum, beyaz eşyadan ve küçük ev aletlerinden kaçıyorum. Endüstriyel tasarımcıların ve pazarlamacıların nefret ettiği müşteri profilindeyim.

Sadece bir kedi istiyorum yerleşikliğe dair, ama doğası gereği mobiliteye karşı bir varlık olduğu için beni sevmez, kaçar gider diye korkuyorum.

En önemli yokluğum misafir terliği... Yanlış anlaşılmasın, geleni gideni çok severim, üşenmem, donatırım. Evime teşrif edenler için içimdeki tonton parmaklı, sürekli hamur yoğuran nineyi ortaya çıkarırım. Ama tek başınalığın tatsız ve sessiz yemekleri için uğraşamam asla. Bir saat harcayıp yaptığım, ama sonunda tuzluk, tabak ve masadaki bardağın dilsiz sohbetiyle yemek zorunda kaldığım ıssız bir yemeğin tadını, aynı yemeği dostlarla yediğimde aldığım tada nazaran keyifsiz ve lezzetsiz bulurum. Kendi kendineliğin sıkıcı ve sessiz iç monologlarını, çilingir sofralarında ve dost meclislerinde yok eder, rakının yanına meze yaparım. O yüzden gelenim gidenim çok olsun, ilerde bir evim olursa hep yeni pişmiş tarçınlı kek koksun isterim. Ama misafir terliğine katlanamam...

Ben misafirin samimi, rahat ve terlik istemeyenini severim. Hatta ayakkabısını bile çıkarmadan, "hadi yürü, çıkıyoruz" diyenini, beni peşine katıp sürükleyenini daha çok severim.

Misafire özel terlik vermektense kendi ayağımdaki terliği çıkarıp vermeyi daha samimi ve doğal bulmuşumdur her zaman, paylaşımcıyımdır. Evin hiç kullanılmayan bir objesini, eve gelen insanın ayağına sürmek kibarlık değil, ancak o kişinin bir "öteki", bir "yabancı", bir "ait olmayan" olduğunun altını kaba bir terlikle çizmektir bana göre... "Öteki" için bazı şeyleri sürekli hazır tutma haline ek olarak, ihtiyaç dışındaki başka sebeplerden dolayı "şey"lere sahip olma isteği de yerleşik hayata geçmiş olmanın en önemli kanıtıdır. Her akşam yemek yediğiniz tabağın üzerindeki çiçek deseni yıkanmaktan aşınmışken, o desendeki güle ait taç yaprakları çoktan deterjana kurban edilmişken, misafir için saklanan 42 parçalık porselen yemek takımının tazecik, dallı budaklı, bakire hali ve sağ terliğinizin burnu baş parmak kısmından beşinci kez patlamışken, misafire ait olduğu için giyemediğiniz bir çift gıcır gıcır terliğin dolaptaki şımarık varoluşu rahatsızlık vermelidir yerleşememiş, yerleşmek istemeyen, mobil ve rahatsız bünyelere...

Altı yıldır sabitlenemedim, misafir terliğim yok ve uzun bir süre daha da böyle gitsin istiyorum. Valizlerde ve sırt çantalarında hayatı taşımaktan yorulana kadar, popom koltuk yüzü özleyene kadar, marketten kedi kumu almak zorunda olana kadar, görmekten, öğrenmekten ve seyahat etmekten bıkana kadar da misafir terliği almayı reddediyorum.