Monday, June 30, 2008

KAPESESE

28.Haziran.2008, CTS
İzmir


Bugün KPSS’nin ilk turunu tamamladım. Bir süredir “yapmam gereken, ama aslında o kadar da çok heveslisi olmadığım şeyler” listemde ön sıralarda gelen bir aktiviteydi kendisi. Bugünlük genel kültür, genel yetenek ve İngilizce testlerini atlattım. Sınav sonucunda yeteneksiz ve kültürsüz çıkmaktan korkuyorum, ama sanırım idare ederdi sınavım. Çok kötü geçti deyip, 100 alan öğrenci modundayım.

Mehmet'in şeftali, erik ve muşmula ağaçlarından oluşan bir bahçesi vardır. Ancak Mehmet, ne yaptığının farkında olmayan, gerzek bir insan türevi olduğundan bu ağaçların sayılarından emin değildir ve bu sebepten kabuslar görmektedir. Kabuslarında kendisini muşmula bahçelerinde kaybetmişken, karşısına aniden elinde KPSS kitapçığı ile bir tip dikilir. Mehmet, bu kişiye içini döker, derdini söyler: ‘Muşmulalar hariç 56, erikler hariç 42, şeftaliler hariç 64 ağacım var. Bu durumda benim toplamda kaç ağacım var ve ben hangi ağaçtan yapılmış bir odun ile dövülürsem, bana dayak atan kişiye daha çok zevk veririm?” gibi sorular vardı.

Manyaklık işte. Böyle sorularla kamuya personel alınıyor, sonra da bu ülke niye gitgide boka sarıyor diye endişeleniyor insanlar. Öte yandan, kamunun başındaki otorite sayılan başbakan ve cumhurbaşkanı için herhangi bir önden seçmeli, yandan gömmeli bir sınav bulunmuyor. Biz Mehmet’in içsel sorunlarına çözüm ararken, birileri çok kolay bir şekilde Pembe Köşk’e girip, bahçesinde mangal yelleyebiliyor. Haksızlık…

Sınav çıkışı kafa dağıtayım dedim. Yıllarımı bu tarz sınavlara vermiş olsam da uzun zamandır böylesine kollektif bir sınava girmediğimi düşünüp olayın tadını çıkartmak, ÖSS sonrası ailesi tarafından tatile gönderilen bir genç çoşkusu ile takılmak istedim. Gittim kendime bir kadın dergisi aldım, hiç yapmadığım şey… Hem cinslerimin nelerle uğraştığını görünce ya kendi cinsiyetimden ya da dünyanın gerçekliğinden şüpheye düştüğüm için epeydir okumuyordum böyle dergileri. Baktım, bir dergi Yoga CD’si veriyor, “ilk dersten sonra değişimi hemen hissedeceksiniz” yazıyor kapağında. 25 yıldır kendimi değiştirememiş bir insan olarak, pek inanmadığım bu vaatten meded ummak istedim ve dergiyi satın aldım Ama eve gelmemle, bana yıllardır böyle dergileri okutturmayan bünyemin tepkisi ile karşılaştım. Alerjik reaksiyon…

Okumayacağım böyle dergileri ben bir daha, moralim bozuluyor. ‘Bu ay dergimize katkıda bulunanlar’ kısmında 89 doğumlu bir kızın şen şakrak bir fotoğrafı vardı. Kendisi, üniversite eğitiminin ilk yılını Paris’te tamamlamış, bundan sonraki 3 sene ise New York’ta eğitimine devam edecekmis. Paris’i, Parisliler’i ve Fransızca’yı çok seviyormuş. Bu ay dergimizin stajyeriymiş ve çalışkanlığı ile göz doldurmuş. Bir flashback yaşadım. Benim ilk stajım Ticaret Odası’nda evrak taşıyarak geçmişti, misal. Paris de yalan aşkların mekanı, fondoteni kırışıklıklarının arasına kaçmış, aşırı makyajlı yaşlı bir teyze ve orospu bir şehirdir nazarımda, sevmem.

Sayfaları çevirdim… Selülitsiz bacaklar, mükemmel, tapılası gövdeler, pilates hocaları ve öğrencileri…. Ki bunların içinde pilates hocası olarak hamileliğini zeytin yutmuş kivi sineği modunda geçirmiş olan, ünlü bir mankenimiz de vardı. Kendisi, pilates alanında ülkemizin aranan isimlerden biri olmuş. Dünyanın bu alandaki en iyi okulundan sertifikası varmış. Bir an 25 senelik hayatımın, 19 yıllık öğrencilik kariyerinin bana kazandırdığı fiziksel yapıyı düşündüm ve bir işim olur olmaz spor salonuna yazılmaya karar verdim.

Bir de burcumu okudum: ‘Hani bazen alışveriş yaparken sırf eve eliniz boş dönmemek için aldığınız bir şey olur ya… İşte bu ay böyle bir hisse kapılacaksınız. Şu an hayattan ne istediğinizi bilemiyor olabilirsiniz, ama unutmayın, hayat iadesi olmayan bir mağazadır’. Hayatı da mağaza yaptınız ya, tüketim toplumunuz indirim döneminde kredi kartsız kalır inşallah!

Bir daha kadın dergisi falan almam ben, hayattan tiksindirtiyor beni.

Sıcak hava…



Monday, June 16, 2008

Cihangir'deki Kafka



Bir Cihangir akşamı anektodlarının abuk yansımaları...
Gerçek bir hikayeden esinlenilmiştir, ancak hamamböceği haricindeki tüm kahramanlar kurgudur.

Tabağımda üç kuruşluk köfte
Üstünde sos var şekil olsun diye
Boğazımdan bir türlü geçmiyor
Saymayınca buna 20 ye te le

Cihangir'de bir mekanda
Rakı içiyorum
Smooth caz arka fonda.
Tezatlara alışkın bir bünyeyim ben,
Pazen donum görünüyor,
Sıyrılan Donna Karan ciinimden.

"Sağdaki kız hangi diziden?"
"Bilmem ki"diyorum, "ben dizi izlemem".
Benim evde hep diskavıri açık,
Haz alıyorum ben, makak maymununun mevsimsel göçünden.

Donuma Kadar New York olsam kaç yazar,
Adamlığım saç modelimin karizmasına bakar,
Alfredo soslu köfteme çatal atarken,
Duvarda bir hamamböceği gördüm, nah elim kadar.

"Hey garson", dedim," bu rezalet nedir?"
"Bana çabuk 45 numara bir terlik getir".
Çok hızlı hareket ediyor bu meret,
Diskavıride gördüm, bunlara ne atom bombası etki ediyor,
Ne de Raid.

"Aman efendim, napıyorsunuz?" diyor bir ses.
"Kafka'nın böceğidir bu,
Metaforik bir pet".
"Kafa karışıklığımızla besler,
Derdimizle yemleriz".
"Bunu bizden alırsanız,
Eksik kalır bohem atmosferimiz".

Bırakıyorum terliği elimden,
Böcek çoktan tavana doğru kaçmış zaten.
Kafka okumak lazım diyorum,
Edebiyat bilgim terk ilkokul dörtten.

İşte böyle Cihangir'de buldum ben Kafka'yı,
Artık elimde bir pipo,
Cebimde ise sahaftan aldığım kitap, sarı sayfalı...
Soran olursa "bu bir pipo değildir" diyorum,
Çok ağır Fransız aksanlı.



Monday, June 09, 2008

Çocuk uyanıyorum bazen...

Kıştan kalan bir Haziran sabahı...
Gri, ıslak ve mat.
Tüm sokak uyuyor hala. Kuşlar ve simitçi olmasa aydınlık bir gecede olduğuma inanabilirim. Simitçinin sesi alacakaranlık kuşağından gelir gibi... Uzak ve ürkütücü.
“Haydeeaaa, simitçiii... Çay simidiiieee... Soğumadan”.
Karşılığı olmayan bir haykırış...

Bazı sabahlar çok çocuk uyanıyorum ben. Büyümeyi reddeden bir halim var gibi. Hala annem uyansın da kahvaltı hazırlasın diye bekliyorum. O arada çocukluk korkularımı beslemeye devam ediyorum. ‘Ya annem uyanmazsa bu sabah’ diye sebepsiz korkuyorum birden. Küçükken gördüğüm o rüyanın etkisindeyim hala bazen. Annemin üstünde ince askılı, yazlık, beyaz bir gecelik var. Beyaz üzerine sarı, kahverengi minik yapraklar serpiştirilmiş... Annemi götürüyorlar üstü açık bi tabutta. Ağlayarak uyanıyorum. Annem yan odadan koşarak geliyor. “Anneee... Ölmüştün sen” diyorum. Sarılıyor annem. Üzerinde aynı gecelik. Bir daha giydirmiyorum onu anneme, her giydiğinde ağlıyorum çünkü. Sonra uzun yıllar yerleri silmek için kullanıyor o geceliği annem.

Hiç hatırlamıyorum bu rüyayı aslında. Gerçekliğine inandığım bir kurgu bu da... Annemin bana anlattığı çocukluğumun bende yaratılan gerçeği...

Çocukluğu asla kendi anılarımızda saklayamıyoruz zaten. Hep bir başkasının hatırasının parçası olarak kalıyor o. “Bir sabah ağlayarak uyanmıştın. Ben ölmüşüm rüyanda... Ama nasıl ağlıyorsun böyle ‘anneee anneee’ diye”.

Bir kere de kaybolmuşum ben. Bahçede beraber oynarken evine dönmeye karar verip, beni orada bırakan kuzenimin peşinden gitmişim. Benim kurgumda kaybolma anım yok. Kuzen de yok. Sadece sıcak, sarı, kuru bir yaz var. Kumdan zeminli bir parktayım. Ya salıncaktayım ya da tahterevallinin köşesindeyim. Hatırlamıyorum... Sadece bir yerde oturduğumu ve kum yığınının içindeki çakıl taşlarından birine gözümü diktiğimi hatırlıyorum. Sonra kalabalık bir grup kadın geliyor bana doğru, üzerlerinde basma elbiseler. Sıcağa rağmen uzun kollu giyinmişler. Benim de üzerimde kısa etekli, yeşil bir elbise var. Saçlarım sarı buklelerden ibaret o zamanlar, tepeden toplamış annem yine, sımsıkı. Kadınlar bana doğru geliyor, sarı sıcak havanın içinden geçerek. Hareketleri yavaş ve terli. Oturduğum yerden onlara doğru bakıyorum. “Bulduk seni” diyor en önde duranı. Elimden tutuyor. Köşedeki bakkala götürüyorlar, orada babam bekliyormuş beni. Babam genç daha, bıyıkları simsiyah. Beyaz şortu var altında.

Annemdeki kaybolma hikayem ise bambaşka. Kuzenimle bahçede oynuyorum. Sonra kuzenim evine gitmek istiyor, beni bırakıyor öylece bahçede, bir başıma. Ben, onun peşinden gitmeye çalışırken yolumu yitiriyorum. Bir anda beni gözden kaybeden annem deliriyor, hala der “hatırladıkça kalbim çıkacak gibi oluyor” diye. Sonra babam beni aramaya başlıyor. Evden oldukça uzakta bir parkta sakin ve umursamaz bir şekilde oynuyorken buluyor beni. Yalnızım, evden uzaktayım ve herşey normalmiş gibi yapabiliyorum.

Annemin ayrıntısında ne basma elbiseli kadınlar var, ne bakkal, ne de beyaz şortlu babam... Sonradan farkediyorum babamın aslında yazları hiç beyaz şort giymediğini ve bir beyaz şortu bile olmadığını...

Nostaljinin ılık katmanlarının ardında saklanıyor çocukluk. Çünkü masum, eğlenceli ve mutlu hatırlanan kurgu bir geçmişten ibaret bir hayal katmanı o sadece. Tam olarak asla hatırlanamayan, bu yüzden hep baştan yazılan, kötü anıların genelde beynin kuytu köşelerindeki çelik kasalarda gizlendiği, güzel anı kırıntılarının sürekli olarak cilalandığı, her cilada bambaşka şekillere sokulup yeniden yazıldığı, nöronların arasında dolanıp duran kimyasal bileşenler toplamı... Hepsi bu, çocukluk.

Hayatın o en zor zamanını pembeye boyayıp duruyor insan. Daha “...miş gibi” yapmasını öğrenememiş, algısına zaman kavramını henüz yerleştirememiş, sadece sonsuz bir gerçeklik ve şimdi içinde yaşayıp duran, bu yüzden de dünyanın en düşüncesiz, en acımasız ve en aydınlanmış varlıkları olabilen o küçük insanları da masumlaştıyor hep.

Külliyen yalan...

O yüzden hiç güvenmiyorum hafızama ben. Çocukların masumluğuna da kafamdaki geçmişime de babamın beyaz şortuna da inanmıyorum. Geçmiş, istediğimiz gibi kurguladığımız bir senaryodan ibaret sadece...

Bir kış sabahına uyandım Haziran’da, çocukluğum dürttü beni sabah erkenden. Simitçiyi dinledim, sonra kalktım yataktan. Lacivert perdeler sımsıkı kapalıydı. Bilgisayarı açtım, internetten gazeteleri okumaya başladım. Aynı rutinler, aynı adamlar, aynı kavgalar. Yıllardır...

Brezilya’da dış dünya ile hiç etkileşime geçmemiş bir kabile var ve Mars yüzeyinde insan yapımı bir araç geziyor oysa ki...

Gazetenin sayfasını dolduran baldır bacak ve saçma sapan resim galerilerine göz gezdirmeye başladım. Hani herkesin hiç bakmıyormuş gibi takıldığı ama en çok bakılan toplama fotoğraflara... Bunu iş olarak yapan, bu fotoğrafları seçip sayfaya koyan, bundan para kazanan adam var diye düşündüm. Bu adam da yataktan kalkıyor, işe gidiyor, kahvesini içerken internette çatalı gözüken ünlü, memesi fırlamış kadın, selülitli bacak, sarhoşluktan dağılmış şarkıcı fotoğrafı arıyor. Çıkıyor sonra işten, gidip karnıyarık yiyor, arkadaşlarıyla bira içiyor ve eve gidip sevişiyor belki. Sabah yine uyanıyor. İlk iş kıçını kaşıyor...

Bunu düşünürken fotoğraflara bakmaya devam ettim bilinçsizce. Bir başlık var: “Çocukluk korkularınız gerçek oldu”. Tıkladım hemen. Yatağın altından çıkan bol tüylü ve hayvani dev bir el, kapının arkasında saklanan canavar, korkunç palyaço... Garip ve sürreal fotoğraflar silsilesi... Selülitli bacak fotoğrafları uzantısı da hemen yanında...

Ve on beşinci resim: Bir yatak odası. Yatağın başucunda, çerçeve içinde duran mutlu bir anne-kız fotoğrafı. Anne platin sarısı gençliği ile gülümsüyor, bakımlı ve mutlu. Sarı-sıcak ışığın altındaki o mutlu fotoğrafın hemen yanında tuhaf bir manzara var. Yatakta fotoğraftaki o annenin ölüsü duruyor. Üzerinde beyaz bir gecelik, şok geçirmiş bir surat ifedesi, kıpkırmızı dudaklar ve o kırmızı ağızdan çıkıp, yatağı, duvarı ve yerleri sarmış böcekler... Hemen yanıbaşında ise fotoğraftaki küçük kız. Endişeyle, ama annenin yüzündeki fantastikliğe tezat duran inanılmaz bir sakinlikle anneye doğru yaklaşmış, bir elini annenin omzuna doğru uzatmış, “kalk hadi n’olur!!” demek üzere...

Benim çocukluğum bu kadar psikopat değildi.
Yanılıyor muyum yine?
Kapattım bilgisayarı.

Bu sabah da çocukmuşum gibi uyandım ben yine. Korkuyla karışık biraz...
Gittim baktım, annemin nefesini dinledim. Sakin ve sıcak.
Rahatladım.
Gittim çişimi yaptım, sakin ve sıcak.

Rahatladım.





Friday, September 14, 2007

Morpheus'un kulakları



Gerçeklik nedir diye düşünürken rüyalarımı daha net hatırlamaya başladım.


Kulaklar silsilesi 1:

Kulaklarımı çıkarıp önümdeki masaya koyuyorum. Mavi ve sert plastikten iki kalın parantez gibi duruyorlar. Masanın üzerindeki sağ kulağımı elime alıp, evirip çevirmeye başlıyorum. İçinde 8-10 adet minik larva görüyorum. Krem rengi ölülükleriyle hareketsiz ve kıpırtısız duruyorlar. Birini kalemin ucuyla dürtüklüyorum, katır kutur bir ses çıkıyor, ama hareketsizlik baki.
"Oh aman, canlı değillermiş neyseki" diyorum. Kulağımı sol eşinin yanına masaya geri koyuyorum.

Mavi ve ( )

Uyanıp uyanmadığımı bile hatırlamıyorum.



Kulaklar silsilesi 2:

Tez danışmanımın yanındayım. Kendisi ecnebi olmasına rağmen şakır şukur Türkçe konuşuyor. Ofiste değil, resmen Alp Dağları'nda ya da Yüzüklerin Efendisi setinde, devasa pencereleri olan, manzaralı bir odadayız sanki.
Diyor ki "eee anlat bakalım?". "Ne anlatayım?" diyorum.
O sırada içeri koca kulaklı, uyuşuk bir köpek giriyor. Danışmanın köpeğiymiş meğersem. Hayvanın bedeni kupkuru olmasına rağmen, kulaklarından pıt pıt sular damlıyor yere. Sıvı, kulağın içinden geliyor sanki. Mahlukatın kafasından buhar çıktığını farkediyorum, fazla ısınmış bir makina ya da araba motoru gibi. Bu arada kulaklardan gelen su coşuyor ve kulağın içine dolmaya başlıyor. Hayvanın sağ kulağı suyla dolu ufak bir havuz şekline giriyor. Köpek bu havuza, yani kendi kulağının içine atlayıp, havuzun dibindeki deliğe dalarak yok oluyor.

Kendi kulağının içinde kaybolan bi köpek...
Paradoks.
Bedensiz, su dolu, havuz-kulak ise odanın içinde sahipsizce havada asılı kalıyor.

Tez danışmanıma bakıyorum. 2 kişilik bir koltuğa oturmuş, gözünde gözlük elinde bir kitap, hiçbir şey olmamış gibi sakin sakin birşeyler okuyor. Odadan çıkıyorum.

Kulaklarımdan sular damlıyor.

Sunday, April 22, 2007

RAKI CiLASI




Bilmezler rakı bulmanın zor olduğu yerlerde yaşamayanlar,
Rakının nasıl içildiğinin değil, sadece içiliyor olmasının mühim olduğunu.

Bilmezler mezesiz ve fasılsız da rakının beyin cilalayacağını.
Bilmezler şarap bardağında da, kahve kupasında da, bira bardağında da rakının güzel duracağını ve her zaman bulunduğu kabın şeklini alacağını.
Bilmezler bardaksızlığın değil muhabbetsizliğin dert olduğunu.
Bilmezler rakının neyin yanında değil kimin yanında içildiğinin keyfi katlayan tek şey olduğunu.


Gurbette içilen rakının keyfini sürmeyenler bil(E)mezler...

Wednesday, April 18, 2007

OMURGA EĞRİLİĞİ

Delikanlı ol, omurgalı ol!!


Omurgalı canlılardan örnekler:






Siyasette ilk okul fen bilgisi rüzgarları...


'Bazı hayvanların ince, uzun ve yumuşak yapılı olmaları yüzünden omurgaya sahip olamayacakları fikri, öğrencilerin omurgayı geniş ve bükülemeyecek kadar güçlü gördüklerine işaret etmektedir. Öğrencilerin omurgayı hareket sağlama ile ilişkilendirmelerine rağmen bunu harekette esneklik ile denkleştirmede problemleri olduğu dikkat çekmektedir. Bu nedenle öğrencilerin kendi omurgalarının esnekliğinden beden eğitimi derslerinde haberdar edilmesi önerilmektedir. Diğer bir çok omurgalının yaptığı sıçrama, sürünme hareketleriyle bu genişletilebilir'

Kaynak: http://www.fedu.metu.edu.tr/ufbmek-5/b_kitabi/PDF/Biyoloji/bildiri/t30d.pdf