Kıştan kalan bir Haziran sabahı...
Gri, ıslak ve mat.
Tüm sokak uyuyor hala. Kuşlar ve simitçi olmasa aydınlık bir gecede olduğuma inanabilirim. Simitçinin sesi alacakaranlık kuşağından gelir gibi... Uzak ve ürkütücü.
“Haydeeaaa, simitçiii... Çay simidiiieee... Soğumadan”.
Karşılığı olmayan bir haykırış...
Bazı sabahlar çok çocuk uyanıyorum ben. Büyümeyi reddeden bir halim var gibi. Hala annem uyansın da kahvaltı hazırlasın diye bekliyorum. O arada çocukluk korkularımı beslemeye devam ediyorum. ‘Ya annem uyanmazsa bu sabah’ diye sebepsiz korkuyorum birden. Küçükken gördüğüm o rüyanın etkisindeyim hala bazen. Annemin üstünde ince askılı, yazlık, beyaz bir gecelik var. Beyaz üzerine sarı, kahverengi minik yapraklar serpiştirilmiş... Annemi götürüyorlar üstü açık bi tabutta. Ağlayarak uyanıyorum. Annem yan odadan koşarak geliyor. “Anneee... Ölmüştün sen” diyorum. Sarılıyor annem. Üzerinde aynı gecelik. Bir daha giydirmiyorum onu anneme, her giydiğinde ağlıyorum çünkü. Sonra uzun yıllar yerleri silmek için kullanıyor o geceliği annem.
Hiç hatırlamıyorum bu rüyayı aslında. Gerçekliğine inandığım bir kurgu bu da... Annemin bana anlattığı çocukluğumun bende yaratılan gerçeği...
Çocukluğu asla kendi anılarımızda saklayamıyoruz zaten. Hep bir başkasının hatırasının parçası olarak kalıyor o. “Bir sabah ağlayarak uyanmıştın. Ben ölmüşüm rüyanda... Ama nasıl ağlıyorsun böyle ‘anneee anneee’ diye”.
Bir kere de kaybolmuşum ben. Bahçede beraber oynarken evine dönmeye karar verip, beni orada bırakan kuzenimin peşinden gitmişim. Benim kurgumda kaybolma anım yok. Kuzen de yok. Sadece sıcak, sarı, kuru bir yaz var. Kumdan zeminli bir parktayım. Ya salıncaktayım ya da tahterevallinin köşesindeyim. Hatırlamıyorum... Sadece bir yerde oturduğumu ve kum yığınının içindeki çakıl taşlarından birine gözümü diktiğimi hatırlıyorum. Sonra kalabalık bir grup kadın geliyor bana doğru, üzerlerinde basma elbiseler. Sıcağa rağmen uzun kollu giyinmişler. Benim de üzerimde kısa etekli, yeşil bir elbise var. Saçlarım sarı buklelerden ibaret o zamanlar, tepeden toplamış annem yine, sımsıkı. Kadınlar bana doğru geliyor, sarı sıcak havanın içinden geçerek. Hareketleri yavaş ve terli. Oturduğum yerden onlara doğru bakıyorum. “Bulduk seni” diyor en önde duranı. Elimden tutuyor. Köşedeki bakkala götürüyorlar, orada babam bekliyormuş beni. Babam genç daha, bıyıkları simsiyah. Beyaz şortu var altında.
Annemdeki kaybolma hikayem ise bambaşka. Kuzenimle bahçede oynuyorum. Sonra kuzenim evine gitmek istiyor, beni bırakıyor öylece bahçede, bir başıma. Ben, onun peşinden gitmeye çalışırken yolumu yitiriyorum. Bir anda beni gözden kaybeden annem deliriyor, hala der “hatırladıkça kalbim çıkacak gibi oluyor” diye. Sonra babam beni aramaya başlıyor. Evden oldukça uzakta bir parkta sakin ve umursamaz bir şekilde oynuyorken buluyor beni. Yalnızım, evden uzaktayım ve herşey normalmiş gibi yapabiliyorum.
Annemin ayrıntısında ne basma elbiseli kadınlar var, ne bakkal, ne de beyaz şortlu babam... Sonradan farkediyorum babamın aslında yazları hiç beyaz şort giymediğini ve bir beyaz şortu bile olmadığını...
Nostaljinin ılık katmanlarının ardında saklanıyor çocukluk. Çünkü masum, eğlenceli ve mutlu hatırlanan kurgu bir geçmişten ibaret bir hayal katmanı o sadece. Tam olarak asla hatırlanamayan, bu yüzden hep baştan yazılan, kötü anıların genelde beynin kuytu köşelerindeki çelik kasalarda gizlendiği, güzel anı kırıntılarının sürekli olarak cilalandığı, her cilada bambaşka şekillere sokulup yeniden yazıldığı, nöronların arasında dolanıp duran kimyasal bileşenler toplamı... Hepsi bu, çocukluk.
Hayatın o en zor zamanını pembeye boyayıp duruyor insan. Daha “...miş gibi” yapmasını öğrenememiş, algısına zaman kavramını henüz yerleştirememiş, sadece sonsuz bir gerçeklik ve şimdi içinde yaşayıp duran, bu yüzden de dünyanın en düşüncesiz, en acımasız ve en aydınlanmış varlıkları olabilen o küçük insanları da masumlaştıyor hep.
Külliyen yalan...
O yüzden hiç güvenmiyorum hafızama ben. Çocukların masumluğuna da kafamdaki geçmişime de babamın beyaz şortuna da inanmıyorum. Geçmiş, istediğimiz gibi kurguladığımız bir senaryodan ibaret sadece...
Bir kış sabahına uyandım Haziran’da, çocukluğum dürttü beni sabah erkenden. Simitçiyi dinledim, sonra kalktım yataktan. Lacivert perdeler sımsıkı kapalıydı. Bilgisayarı açtım, internetten gazeteleri okumaya başladım. Aynı rutinler, aynı adamlar, aynı kavgalar. Yıllardır...
Brezilya’da dış dünya ile hiç etkileşime geçmemiş bir kabile var ve Mars yüzeyinde insan yapımı bir araç geziyor oysa ki...
Gazetenin sayfasını dolduran baldır bacak ve saçma sapan resim galerilerine göz gezdirmeye başladım. Hani herkesin hiç bakmıyormuş gibi takıldığı ama en çok bakılan toplama fotoğraflara... Bunu iş olarak yapan, bu fotoğrafları seçip sayfaya koyan, bundan para kazanan adam var diye düşündüm. Bu adam da yataktan kalkıyor, işe gidiyor, kahvesini içerken internette çatalı gözüken ünlü, memesi fırlamış kadın, selülitli bacak, sarhoşluktan dağılmış şarkıcı fotoğrafı arıyor. Çıkıyor sonra işten, gidip karnıyarık yiyor, arkadaşlarıyla bira içiyor ve eve gidip sevişiyor belki. Sabah yine uyanıyor. İlk iş kıçını kaşıyor...
Bunu düşünürken fotoğraflara bakmaya devam ettim bilinçsizce. Bir başlık var: “Çocukluk korkularınız gerçek oldu”. Tıkladım hemen. Yatağın altından çıkan bol tüylü ve hayvani dev bir el, kapının arkasında saklanan canavar, korkunç palyaço... Garip ve sürreal fotoğraflar silsilesi... Selülitli bacak fotoğrafları uzantısı da hemen yanında...
Ve on beşinci resim: Bir yatak odası. Yatağın başucunda, çerçeve içinde duran mutlu bir anne-kız fotoğrafı. Anne platin sarısı gençliği ile gülümsüyor, bakımlı ve mutlu. Sarı-sıcak ışığın altındaki o mutlu fotoğrafın hemen yanında tuhaf bir manzara var. Yatakta fotoğraftaki o annenin ölüsü duruyor. Üzerinde beyaz bir gecelik, şok geçirmiş bir surat ifedesi, kıpkırmızı dudaklar ve o kırmızı ağızdan çıkıp, yatağı, duvarı ve yerleri sarmış böcekler... Hemen yanıbaşında ise fotoğraftaki küçük kız. Endişeyle, ama annenin yüzündeki fantastikliğe tezat duran inanılmaz bir sakinlikle anneye doğru yaklaşmış, bir elini annenin omzuna doğru uzatmış, “kalk hadi n’olur!!” demek üzere...
Benim çocukluğum bu kadar psikopat değildi.
Yanılıyor muyum yine?
Kapattım bilgisayarı.
Bu sabah da çocukmuşum gibi uyandım ben yine. Korkuyla karışık biraz...
Gittim baktım, annemin nefesini dinledim. Sakin ve sıcak.
Rahatladım.
Gittim çişimi yaptım, sakin ve sıcak.
Rahatladım.

No comments:
Post a Comment